Psikoterapi Nedir? Çeşitleri, Yöntemleri ve Teknikleri Nelerdir?


Terapi kelimesi, tıbbî bir kavram olmakla birlikte günümüzde daha çok psikoterapiyi ifade etmektedir. Bu çalışmada terapi kelimesi ruhsal tedavi anlamına gelen psikoterapiyi karşılamaktadır. Bu çalışmada terapi ve psikoterapi kavramları aynı anlamda kullanılmıştır.

Psikoterapi Nedir?

Psikoterapi uygulamaları çok eskilere dayanmaktadır. Psikoterapinin iki tarihsel tedavi geleneğinden geldiği görülür. Bunlar; dinsel-büyüsel ve doğasal-bilimsel. Psikoterapinin dinsel-büyüsel boyutu, doğaüstü güçlerin ya da büyüsel
müdahalenin etkili olduğu dönemi yansıtır. Bu dönemde kişinin ruhunu yitirdiği, kötü ruhların etkisine girdiği ve cadıların lanetine uğradığı düşünülürdü. Böyle bir durumda, rahip ve hekim görevlerini üstlenen bir kişi tarafından uygulanan yöntemler ve çevrenin de etkin katılımıyla hasta, topluma kazandırılmaktaydı. Bu uygulamaların günümüzde bazı toplumlarda değişik adlar altında uygulandığı görülmektedir. Psikoterapi kavramı incelendiğinde bu eski metodların da bir psikoterapi olabileceği söylenebilir. Ancak çok geniş bir anlama sahip olan psikoterapi, bilimsel çerçevede ele alındığında, amaçları, sınırları ve etki alanı belirli bir alan karşımıza çıkar. Bu durum psikoterapinin doğasal-bilimsel yönünü ifade eder.

Sözlükte psikoterapi, ruhsal yolla tedavi etme, yardım ve iyileştirme demektir. Psikoterapi, “konuşma yoluyla davranış değiştirmeyi amaçlayan tedaviler” olarak tanımlandığı gibi, “ruhsal hastalıkların ve davranış bozukluklarının psikolojik araçlarla tedavi edilmesi ya da semptomların hafifletilmesi amacıyla kullanılan yöntem” olarak da tanımlanabilmektedir.

Psikoterapinin sözlük anlamı göz önüne alındığında, her türlü telkin, ikna, davranışsal değişiklikler psikoterapi alanına girer. Ancak psikoterapi, hekimlik ve ruhbilimi içinde tanımlandığında, daha sistemli bir tanım ve uygulamalar karşımıza çıkar. Buna göre psikoterapi, ruh hekimliği ve ruhbilimine dayanan, hasta ile karşılıklı ilişki ve iletişimi esas alan bir takım uygulamalardan oluşur. Psikoterapi, “daha olgun ve uygun bir ruhsal denge sağlamak amacıyla, zihinsel ve duygusal bozukluk gösteren hastalarla, çeşitli karmaşık sorunları hekim ile hasta arasında duygu ve düşünce alışverişi kurularak çözebilme tedavi bilim ve sanatı” şeklinde de ifade edilebilir.

Psikoterapi, daha açıklayıcı bir şekilde; “hastalığı veya bozukluğu belirli bir psikopatolojik anlayış içerisinde, belirli bir kavram dizinine oturtarak, bir program dâhilinde tedavi amacıyla planlı bir şekilde yürütülen uygulamalar” olarak da tanımlanabilmektedir.

Psikoterapi sistemi, hem tedavi gerektiren psikolojik rahatsızlıkların anlaşılması için bir format sunar, hem de tedavinin genel prensipleri ve özel prosedürü ile ilgili bir plan içerir. Bu sistem rahatsızlıkların anlaşılmasında
kullanılacak olan psikoterapötik teknikleri detaylı olarak açıklayan ve psikoterapinin kapsamlı bir kuramını öngören iyi geliştirilmiş bir sistemdir.

Psikoterapi, teknik olarak psikoterapötik etkisi olan tıp dışı etkileri içine almaz. Psikoterapi, teknik anlamda hasta ile hekim arasındaki ilişkiyi ifade eder. Burada kullanılan teknikler, süreçler ve amaçlar daha anlaşılırdır. Bununla beraber, bu uygulamalarda kişi faktörü etkin olduğundan teknik ve yöntem konusunda kesin ve ortak bir görüş birliği bulunmamaktadır. Ruhsal tedavi yollarının, yöntemlerinin sınıflandırılması tartışmalı olsa da sonuçta psikoterapi insanın iyileştirilmesi ve uyum sağlamasını amaç edinmektedir.

Bir disiplin olarak düşünüldüğünde psikoterapi, tüm tıp dışı faktörlerden arındırılır. Buna göre iki arkadaşın dertleşmesi, bir öğretmenin öğrencisiyle iletişimi, hastayı rahatlatmak için yapılan bir muska psikoterapi içinde
değerlendirilmemelidir. Bununla beraber ilaçlar, cerrahi tedaviler ve konvülsif terapiler de psikoterapi içinde değerlendirilmemelidir.

Freud’la başlayan süreç sonrasında pek çok strateji, anlayış ve teknikler ortaya çıkmıştır. Psikolojik tedavi yöntemlerinin tüm spektrumunu kapsayan psikoterapinin, sayısız stratejiye sahip olduğu görülmektedir. Çeşitli psikoterapi kuramları geliştirilmiş ve psikoterapi sınıflandırmaları yapılmıştır. Neticede tek bir psikoterapi uygulaması yerine, farklı yöntem ve stratejilerden faydalanabilen esnek bir psikoterapi anlayışı ortaya çıktığı görülmektedir. Psikoterapinin insana dair olması sebebiyle bu esnekliğin olması öngörülmektedir. Freud, “Kaç terapi çeşidi var?” sorusuna “Ne kadar terapist varsa o kadar!” şeklinde cevap vermiştir. “Psikoterapi hizmeti kimlere yöneliktir?” sorusu psikoterapiyi anlamada yardımcı olabilir. Psikoterapiyi uygulama psikoterapi alıcılarına yöneliktir. Psikoterapi alıcıları;

− “Hastaneye yatırılmış, hayatın normal gereklerini yerine getiremeyen ve korunmaya muhtaç hastalardır. Bunların önemli bir kısmını uyum yetenekleri tamamen azalmamış yaşlı ve şizofren hastalar oluşturur.

− Sıkıntıların sürekliliği sebebiyle duygusal zorlanmaya bağlı ve çoğunlukla vücut işlevlerinde de bozukluk görülen nevrotiklerdir.

− Vücut organlarında görülen rahatsızlıkların duygusal gerilimlere bağlandığı psikosomatik rahatsızlığı olan hastalardır.

− Başlangıçta vücut organlarında görülen rahatsızlıkların giderek duygusal gerilimlere neden olduğu kronik hastalardır. Bu hastaların rahatsızlıkları, ruhsal gerilimlerle daha fazla artabilmektedir.

− Bir de problemleriyle baş etmede güçlük yaşayan, çevresine uyum sağlayamayan, duygu ve davranış bozukluğu yaşayan hastalar da psikoterapi alabilenler arasında yer alır. Bununla beraber bu hastalar toplum içinde sıra dışı değillerdir. Toplum içinde rahatlıkla gözlemlenebilen bu hastalar, yardım ve destek amaçlı psikoterapiye gelebilmektedirler.

− Son olarak, eğitimin bir parçası olması sebebiyle psikoterapistlerin de terapi alması gerekmektedir. Daha iyi bir psikoterapi verebilmek için terapistin bu süreci yaşaması gerekir.”

Psikoterapi ilk olarak akıl hastalıklarına olan ilgiden ve bunları tedavi etme amacından ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla psikoterapi ilk olarak zihinsel bozukluğu olan kişilerin tedavi edilmesi için kullanılmıştır. Daha sonra ise sağlıklı insanların yaşamlarını daha iyi hale getirmek amacıyla da çeşitli psikoterapi ekolleri ortaya çıkmıştır.

İlk kez Hipokrat, akıl hastalıklarını bilimsel olarak açıklamaya çalışmıştır. Buna rağmen batı dünyası ortaçağ boyunca inançları gereği, kötü ruhları hastadan uzaklaştırmak için kamçılama, aç bırakma, taşlama vb. yöntemleri kullanmıştır. Akıl hastaneleri kurulmasına rağmen, 1792’de Philippe Pinel, bir akıl hastanesinin başına geçinceye kadar hastalarda bir değişiklik gözlenmemişti. Pinel, hastaların zincirlerini çıkartarak, nazik bir muamele uygulamasıyla hastalarında olumlu bir gelişme gözlemlemiştir. Pinel’in önemli çalışmaları Batı’da o dönemlerde yeteri kadar yankı bulmamıştı. Pinel, vaka öykülerini titizlikle almaya ve tedavi kayıtlarını tutmaya devam eden ilk kişi olmuştur.

19. yüzyılda bilimde görülen ilerlemeler, psikiyatri alanında da görülmüştü. Ruhsal bozuklukların, beyin işlevlerindeki bozukluklardan kaynaklanabileceği görüşü yeniden gündeme gelmişti. Bu dönemin biçimlenmesindeki en önemli katkı, Alman hekim Emil Kraepelin’den gelmişti. 1883 yılında kitabında Kraepelin, beyinde oluşan hasarın ruhsal bozukluklara sebep olduğunu, her bir bozukluğun birbirinden farklı belirtiler gösterdiğini ve bu belirtilerin önceden tahmin edilebilir olduğunu açıklayarak, psikiyatride ilk sistematik sınıflandırmayı yapmıştır.

Kreapelin’le başlayan dönem, ruhsal hastalıkların önemli bir derecede aydınlatıldığı dönem olmuştur. Ancak dönemin laboratuar şartları ve araştırmalardaki yetersizlik, bazı hastalık durumlarını açıklayamamaktaydı. Ayrıca ruhsal hastalıkların, diğer hastalıklar gibi kabul edilmesi, “hastalıkların temelinde organik nedenler var” anlayışına dayanmaktaydı. Bu durum ruhsal hastalıkları diğer bedensel hastalıkların tedavisiyle bir tutulmasına neden olmuştu.

Psikoterapinin ayrı bir tedavi biçimi olarak ortaya çıkması, 18.yüzyılda Anton Mesmer’in bazı hastalarını transa sokarak semptomları yok ettiğini göstermesiyle başlamıştır. Mesmer’in bu yöntemi, daha sonra bir psikoterapi yöntemi olarak kullanılan hipnotizmanın temelini oluşturur. Mesmer’in hipnoz yöntemini, Charhot, Bernheim, Janet de kullanmışlar, ruhsal tedavide hekimle hasta arasındaki duygusal alışveriş ve telkinin en iyi hipnozla sağlandığını ifade etmişlerdir.

Mesmer’in hipnozla tedavi yöntemini Breuer ve Freud da kendi çalışmalarında yer vermişlerdir. Freud ve Breuer, hipnozu kendilerinden önceki uygulayıcılardan daha farklı bir amaçla kullanmışlardır. Onlar, tedaviye gelen kişiye
hipnoz altında telkini kullanmak yerine, bilinçaltında bastırılmış anıların hipnozla çağrıştırılmasını sağlamışlardır. Freud’la Breuer’in yolları ayrılınca Freud, hipnozdan vazgeçerek, hastalarını uyanıkken ve ahlak kurallarını gözetmeden konuşmaya teşvik etmiştir. Bu yöntemle hastalar, içsel engellerini yenebiliyor, sorunlarını rahatlıkla tartışabiliyordu. Bu yönteme serbest çağrışım adını vermiştir. Hastaların içsel dünyasına inerek kendilerini daha iyi tanımalarına ve daha sağlıklı bir uyum düzeyine ulaşabilmelerini sağlayan ilkelere de psikanaliz adını vermiştir. Bu
çalışmalar neticesinde Freud, kendi tekniğini oluşturarak, ruhsal hastalıkların organik kökenli olmayıp, psikolojik nedenlerden kaynaklanabileceğini göstermiştir.

Freud’un geliştirdiği yöntem ve teknikler, psikoterapinin bağımsız bir bilim olmasının önünü açmıştır. Ancak psikoterapinin tıp dünyasında kabul edilmesi oldukça uzun zaman almıştır. Freud’un geliştirdiği yöntem bilim dünyasınca kabul edilmemiş ve dışlanmıştır. 1940’lara kadar diğer tıp dallarında çalışan hekimler, hastalarını psikanalistlere göndermemişlerdir. İnsanlar genellikle kendi kararlarıyla psikanalistlere gitmişlerdir.

Freud’un çalışmaları psikanalizin temelini atmış ve psikanalitik terapilerin oluşumuna zemin hazırlamıştır. Aynı dönemde Rus fizyoloğu I. P. Pavlov şartlaanmış refleks deneylerini yapmaktaydı. Bu deneylerde köpekler, çözümsüz çatışmalara maruz bırakılarak nevrotik yapılabilmekteydi. Böylece Pavlov akıl hastalıkları ve tedavisinde şartlı refleks kuramına zemin hazırlamıştır. Pavlov’un öncülüğünü yaptığı kuram, öğrenme sürecindeki bozuklukların çözümlenmesinde kullanılmaktadır.

Gelişmiş ülkelerde psikoterapinin tıp bilimi kapsamına girmesi II. Dünya Savaşı sonrasına rastlamaktadır. ABD’de yalnızca tıp kökenli olanların psikanalist olma yolunun açılması, psikanalitik düşüncenin psikiyatriye mal olmasını
hızlandırmıştır. Ancak bu ülkede bile psikanalitik yaklaşımın psikiyatri eğitimine alınması 1950’lerde başlamıştır. 1960’ların ortalarında ABD’de bir bölümü tıp dışı disiplinlerden kaynaklanan yeni psikoterapi ekolleri hızla çoğalmıştı. Bilimsel dayanaktan yoksun olan bu psikoterapi anlayışları Uluslararası Psikoterapi Kongresi gibi bilimsel toplantılarda ciddiye alınmamıştı. 1980’lerde psikoterapi alanında görülen dağınıklığı gidermek için bir ayrım yapma eğilimi belirmişti. Daha çok, tıp kökenli olanlar tarafından uygulanan medikal psikoterapiler ile tıp dışı alanlardan gelenler tarafından uygulanan pop-psikoterapiler denilen yaklaşımlar arasında, bir ayrım yapma yoluna
gidilmiştir.

Psikoterapi Çeşitleri Nelerdir?

Psikoterapide iyileşmeyi talep eden kişi ya da kişiler ile iyileşmeye yardımcı olan kişi ya da kişiler vardır. Bu kişi ve kişiler arasındaki ilişki ve iletişim, psikoterapinin yöntemini belirlemektedir. Psikoterapi sınıflandırmalarında bu üçlü bileşkenin hangi tarafından bakıldığı önem taşımaktadır. Psikoterapinin pek çok sınıflaması yapılmıştır. Ancak içlerinde en kapsamlı kabul edilebilen sınıflandırmayı, Orhan Öztürk 1962 yılında yapmıştır. Bu sınıflandırma Ankara Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği’nin bir bilimsel toplantısında daha sonra da Uluslararası Psikiyatri ve Nörolojik Bilimler Kongresi’nde sunulmuş ve kabul görmüştür. Orhan Öztürk’ün psikoterapi sınıflandırması şu şekildedir:

1. HEKİMİN HASTAYA YANAŞMA BİÇİMİ VE TUTUMUNA GÖRE

A. Bastırıcı (Suppressive)

B. Destekleyici (Supportive)

C. Derinliğine araştırıcı (Explorative)

2. RUHSAL BOZUKLUK (PSİKOPATOLOJİ) ANLAYIŞI VE KURAMSAL
ÇIKIŞ NOKTASINA GÖRE

A. Psikodinamik temellere dayananlar:

a. Freud’un geliştirdiği psikanaliz ve bunun değiştirilmiş, uyarlanmış biçimleri

b. Freud’dan yöntemce büyük ayrılma göstermeyen fakat kuramsal açıdan ayrılıkları olan yeni analiz okulları (Jung, Adler, Rank, Horney, Sullivan…)

c. Psikanalitik nesne ilişkileri kuramı (Klein, Fairbairn, Kernberg..), psikanalitik benlik psikolojisi (Hartmann, Rapaport, Erikson…), psikanalitik kendilik psikolojisi (Kohut..)

B. Öğrenme ilkelerine dayanan davranışçı psikoterapi türleri:

Sistematik duyarsızlaştırma (systematıc desensitization, Wolpe), üstüne gitme (exposure), itici koşullama (aversive training), olumlu pekiştirme ve söndürme (positive reinforcement and extinction ) vb.

C. Bilişsel psikopatoloji, bilgi işlemleme (information processing ), sosyal psikoloji ilkelerine dayananlar.

D. Varoluşçu (existential) ve olgu-bilimsel (phenomenologic) temellere dayananlar (Binswanger, Minkowski, Frankl, Strauss…)

3. SAĞALTIM DURUMUNUN BİÇİMİ VE YAPISINA GÖRE

A. Bireysel (individual) Psikoterapi

B. Küme (group) Psikoterapisi

C. Psikodrama

D. Oyun Psikoterapisi

E. Aile Psikoterapisi”

Yukarıdaki sınıflandırmada her bir psikoterapi birbirinden bağımsız görülmemektedir. Her bir sınıflandırmadaki psikoterapi türü, bir diğeriyle uzlaşmak ve yardımlaşmak durumundadır. Örneğin, grup terapisinde analitik ya da destekleyici bir yol benimsenebilir. Bireysel psikoterapide ise, psikanalitik kuramdan hareket ederek, bastırıcı ve derinliğine araştırıcı bir yol tutulabilir.

Psikoterapinin sınıflandırılmasında psikoterapi türleri arasında sayılabilen, ancak psikoterapide teknik ve araç olarak kullanılan yöntemler vardır. Psikoterapi türlerinde kullanılabilen araç ve yöntemlerin sınıflandırılması da şu şekildedir:

A. Dolaysız Araçlar:

1. Daha çok bastırıcı ve destekleyici psikoterapi türünde

A. Telkin (eğindirme, suggestion)
B. İnandırma (ikna, persuasyon)
C. Yol gösterme, rehberlik (guidance)
D. Danışma (counseling)

2. Bastırıcı, destekleyici ve derinliğine araştırıcı türlerde

A. Uyutum (hipnoz)
B. Uyuşturma (narkoz)
C. Boşaltma (catharsis)

3. Genellikle derinliğine araştırıcı, çözümleyici (psikanalitik türlerde)

A. Güdümsüz görüşme (non-directive interview)
B. Serbest çağrışım (free assocation)
C. Düşlerin çözümlenmesi
D. Sürçmelerin (parapraxis) çözümlenmesi
E. Simgelerin (sembollerin) çözümlenmesi
F. Direnç (resistance) ve aktarımın (transference) çözümlenmesi
G. açıklama ve yorumlamalar

4. Daha çok davranış psikoterapilerinde

A. Gevşeme, koşullama
B. Edimsel koşullama
C. Üstüne gitme (exposure)
D. Ödül-ceza teknikleri
F. Pekiştirme, söndürme
G. Çeşitli öğretme teknikleri

B. Dolaylı Araçlar:

1. Çevrenin değiştirilmesi (aile düzenlenmesi, hava değişimi, iş değiştirilmesi…)

2. İlaçlar, fizik sağaltım yolları, (faradi, banyolar, spor…) Çeşitli uğraşı, iş ve uyumlandırma (rehabilitasyon) yolları.

Yukarıda gruplandırılan araçlar, sadece belirtilen psikoterapi türünde değil, her türlü psikoterapi uygulamasında yeri ve sırası geldikçe uygulanabilir. Örneğin, psikanalitik terapide, telkin ya da rehberlik kullanılabileceği gibi, destekleyici terapilerde düş yorumları yapılabilir. Bu sınıflandırmalar, psikoterapi türünde ağırlıklı olarak kullanılma durumuna göre yapılmıştır.

Psikoterapinin Amaçları Nelerdir?

Psikoterapide; hastanın varolan semptomlarını giderme, değiştirme ve geriletme, davranış bozukluklarını düzeltme, kişiliğin olumlu yönde değişimini ve gelişimini sağlayarak uyumlu bir insan haline getirme, çevresiyle daha kolay baş
edebilme yollarını geliştirme amaçlanabilir. Hasta ile kurulan özel ilişki aracılığı ile duygusal çatışmaları çözümlemek ve daha gerçekçi problem çözme yolları geliştirmesi için hastayı yönlendirmek psikoterapinin önemli görülen amaçlarındandır.

Psikoterapiye gelen hastanın, olduğundan daha iyi duruma getirilmesi psikoterapinin amaçlarındandır. Bununla beraber hastanın hangi amaçla psikoterapiye geldiği de psikoterapinin işleyişi açısından önem taşıyabilir. Hasta herhangi bir korku ya da stres sebebiyle terapiye gelebilir, ya da anlaşılmadığını düşünmesi sebebiyle terapi almak isteyebilir. Hasta, terapistten destek almak, uyum mekanizmasını harekete geçirebilmek, hastalığının semptomlarını gidermek, olumsuz davranışları değiştirmek, bilişsel düzeydeki bozuklukları gidermek, kişilik bozukluklarını gidermek ya da kişiliğini geliştirmek gibi sebeplerle terapiste gelebilir. Hastanın amaçlarına göre, terapist en uygun stratejiyi seçerek onu tedavi edebilir. Bunun yanında, hastanın sınırlı bir varlık olmasından kaynaklanan problemleri de olabilir. Varoluşsal nedenlerle acı çeken ve anlam arayışında olan hastaya, terapist, uygun bir yöntemle yardımcı olabilecek, anlam isteğini giderebilecektir.

Psikoterapi, hastaya kendisinin daha gerçekçi ve daha olgun bir uyum gösterebilmesine yardım eder. Daha olgun ve uyumlu bir kişiliğin gerçekleştirilmesi için psikoterapi yöntemlerinden hangisinin kullanılacağına terapist karar verir. Bu yöntem ve teknikler hastanın içinde bulunduğu durumla ilişkilidir.

Psikoterapide kullanılan hangi yöntem ve tekniğin hastada düzelme ve değişme sağladığı tartışma konusudur. Ancak güven ve açıklık üzerine kurulan, iyi ve olumlu hasta-terapist ilişkisinin belirli bir süre içinde hastada olumlu değişmeler sağladığı öngörülmektedir.

Hasta ile hekim arasında kurulan ilişki ve iletişimi ifade eden psikoterapide hastanın davranışsal, duygusal ve zihinsel açıdan olumlu yönde değiştirilmesi ve geliştirilmesi hedeflenir. Psikoterapi, belirtilen hususları sağlamak için yürütülen profesyonel bir tedavi olarak ele alınmaktadır. Psikoterapinin bir disiplin olarak yürütülebilmesi için, hekimin belli bir eğitim almış olması ve hasta ile ilişkinin tedavide olumlu sonuç vermesi önem arz etmektedir. Psikoterapinin ne olduğunu belirleyen sadece etkileşim değil, bu etkileşimin kendine özgü içeriği, amacı ve sosyal alt yapısı olduğu ifade edilmektedir.

Psikoterapi, hasta ile terapist arasında kurulan ilişkiden oluşmaktadır. Bu ilişkinin bilimsel olmasının yanında, ilişkinin amacına ulaşması için etkileyici özelliklere sahip olması gerekmektedir. Psikoterapide anlamlı ve verimli bir sürecin gerçekleşmesi için temel koşullar vardır. Bu koşulların hepsi birbiriyle bağlantılıdır ve birbirini bütünleyici özelliğe sahiptir. Bu koşullara bilinçli olarak dikkat edilirse psikoterapinin amaçlarına ulaşması söz konusu olur.

Psikoterapide dinleme, empati kurabilme, güven ve destek sağlama, taraf tutmama ve yargılamama, içgörü sahibi olma, esnek olabilme, uygulamalı psikoterapi eğitimi görme gibi koşullar temel koşullardır.100 Bu koşullara sahip olan terapist amacına daha kolay ulaşabilecektir.

Psikoterapi ilişkisinde olumlu ilişkiler geliştirebilmede, başka insanlardan bilgi toplamada ve hastanın derdini anlamada en güçlü aracın dinlemek olduğu söylenebilir.101 Dinlemeyi bilmeyen terapistin, hastasına yardımcı olabileceği söylenemez. Dinleme; terapistin rahat olmasına ve insana ilgi, saygı ve empati ile yaklaşımına bağlıdır. Dinlemenin önemli bir diğer yönü de anlatılan şeylerin içeriğinin yanı sıra, anlatış biçimi, sesin niteliği ve anlatılan şeylerin ardındaki anlamları dinleyebilmedir.

Empati, kişinin kendisini bir başkasının yerine koyarak, o durumda neler duyabileceğini, düşünebileceğini, nasıl davranabileceğini anlamaya çalışmaktır. Empatide terapistin hastasıyla kısa süreli özdeşim kurabilmesi gerekir. Eğer terapist hastanın sorunları, kişiliği ve yaşantısıyla fazla özdeşleşirse, terapist kendi kimliğini kaybetme ile yüzyüze gelir. Bu nedenle terapist empati kurarken, kendi kimliğini koruyabilmeli, terapinin amaç ve yöntemlerini unutmamalı, kendi benliği ile hastanın benliği arasında ayrım yapmayı sürdürebilmelidir.

Hasta, sorunlarını kendine özgü ve başa çıkılamaz olarak görme eğilimindedir. Sorunların olağandışı olmadığını ve bunların çözülebilir olduğunu gösteren bir terapist, hastasına destek olacak ve onunla güven verici ilişkiler kurabilecektir.

Terapist, hastasına yardımcı olmaya ve onu anlamaya çalışmaktadır. Ancak, hastanın birçok çatışmalı ilişkisi, duyguları ve düşünceleri olabilir. Terapist, bunlara karşı önyargısız olmalı ve hastasını yargılamamalıdır. Bu durum, hastanın terapistten beklediği en önemli hususlardandır. Terapist, yargısız, taraf tutmayan soruları ile sabırlı ve empati ile hastasına yaklaşırsa, ilişkide güven ortamı oluşur. Güven ortamında hasta, direnç göstermeden ve korku duymadan kendini kolayca ifade edebilir.

Hemen hemen psikoterapilerin hepsi, hastaya kendi zorluklarıyla ilgili bir açıklama sağlayarak hastaya içgörü kazandırır. Hastaya rahatsız edici duygu, düşünce ve davranışlar için bir açıklama sağlamak, hem hastanın hem de terapistin, sorunları hafifleteceğine inandırır.106 İşini iyi yapan terapist, hastasına sorunlarına dair yapacağı açıklamalarla hastasının bakış açısını değiştirebilecek ve hastasına içgörü kazandırabilecektir.

Terapistin “Hastalık yok, hasta var.” ilkesine bağlı kalması gerekir. Bu ilke, her insanın rahatsızlığının ve sorunlarının çok değişik olabileceğine dayanır. Buna göre, terapistin esnek olması, katı kuram ve uygulamalara bağlı kalmaması gerekir. Terapist, kuram ve yaklaşımlara bağlı kalsa bile uygulama esnek olmalı; hastanın sorunlarına ve kişiliğine göre uygun bir zamanda, yöntemde değişiklikler ve ayarlamalar yapmalıdır.

Psikoterapinin tam anlamıyla gerçekleşmesi için kuram ve teknik bilgisi yeterli olmaz. Psikoterapi verebilmek için özel uygulamalı eğitimden geçmek gerekmektedir.

Bütün bu koşullara dikkat eden terapist, başarılı bir terapist sayılabilir.

Temel Psikoterapi Çeşitleri Nelerdir?

Bu başlık altında diğerlerine oranla daha fazla kullanılan belli başlı psikoterapi çeşitlerine yer verilecektir. Burada yer alan psikoterapilerin, kuramsal ayrıntısına fazla girilmeyip, daha çok terapinin amaç ve süreçlerine yer verilecektir.

1) Psikanalitik Psikoterapiler

Psikoterapi kuramlarının çoğu, psikanalitik ilke ve tekniklerden etkilenmiştir. Bu yaklaşımlardan bazıları psikanalitik modeli geliştirmiş, bazıları bu modelin kapsam ve işleyişini değiştirmiş, bir kısmı da bu modele karşıt tepkilerle sistemlerini oluşturabilmişlerdir. Psikanalitik kuramların çıkış noktasını ise psikanaliz oluşturmaktadır.
Psikanaliz, Sigmund Freud tarafından ortaya atılan derinlik psikolojisidir. Bu kuram bilinçaltı süreçlerinin açığa çıkarılmasını ve bunların yorumlanmasını sağlayan teknikleri içerir. İnsan kişiliğini, motivasyonu, düşleri ve hataları açıklayan dinamik bir yaklaşım olan psikanaliz, bir terapi türü olarak görülebilmektedir.

Psikanaliz hem kişilik kuramı hem de psikoterapide bir metod olarak ele alınabilmektedir. Ancak şu da ifade edilmelidir ki önceleri tedavi tekniği olan psikanaliz zamanla kişilik sistemi haline gelmiştir. Günümüzde Freud’un klasik psikanalizi tedavide önemini kaybetmiştir. Ancak diğer psikanalistlerin de katkılarıyla sanat, edebiyat, din, mizah gibi pek çok alanda etkili olmuştur.

Psikanaliz, Freud’un hemen hemen tüm kuramsal yaklaşımı nevroz* (histeri) vakalarının analizinden türemiştir. Freud, nevrozu psikanaliz yoluyla iyileştirme hedefinde olmuştur.

* Nevroz: Organik ya da nörolojik kökenli olmayan, gerçeklikle ilişkisi bir miktar çarpıtmaya uğramış
ancak tamamen kaybolmamış ruhsal kökenli rahatsızlıklar.

Freud’un geliştirdiği tedavinin hedefinde, bastırılmış ve bilinçaltına atılmış dürtülerin bilinç düzeyine çıkarılması ve bunların benlik tarafından benimsenmesi yer alır. Bir diğer hedef ise, denetlenemeyen güdülerin baskı altına alınarak, benliğin güçlendirilmesi ve benlik denetiminin sağlanabilmesidir.

Klasik psikanalize göre, hastanın bilinç düzeyindeki düşünceleri bilinçaltındaki çelişkilerin gizli bir yansımasıdır. Hastanın yaptığı açıklamalar ve öne sürdüğü düşünceler, problemle mücadelede kullanılan savunma mekanizmaları olarak görülür. Bu açıklama ve düşünceler hastanın bilinçaltına inmeye yarayan verilerdir. Analist*, bu verileri kullanarak hastanın bilinçaltı süreçlerini bilinç alanına çıkarabilir.

* Analist: Klasik psikanalizde tedavi eden kişiye “çözümleyici” anlamına gelen “analist” terimi
kullanılır. Freud sonrası gelişen ekollerde, bu terim yerine “terapist” terimi kullanılmıştır.

Freud’un geliştirdiği teknik olan klasik psikanaliz, bir hekim olan analistle, analizi yapılacak olan hastanın ilişkisini içermektedir. Klasik psikanalizde hasta divanda uzanır durumdadır. Hekim, hastanın ruhsal dünyasında yaşadığı çatışmaların bilince çıkarılmasını, baskı mekanizmasının ürettiği davranışların görülebilmesi ve değiştirilebilmesini sağlayabilen bir ortam oluşturmaya çalışır. Çatışma, istek ve engellenmeler bilinç düzeyine çıkarılabilirse, düşünceler mantık sürecinden geçirilebilecek ve hastanın davranışını değiştirmesi kolay olabilecektir. Bu nedenle psikanalizin kişinin kendini bilinçlendirmesinde ve beklentilerinin gerçeğe uygun şekilde gerçekleşmesine yardım etmesinde önemli rolü vardır. Ancak psikanaliz sadece hastanın kendisiyle çatışmasını değil, dolaylı olarak toplumla çatışmasını da engeller.

Freud; psikoterapinin oluşumunu sağlayan fikirler ileri sürerek davranışı motive eden psikodinamik faktörlere dikkat çekmiştir. Ayrıca bilinçaltı süreçlerini inceleyerek ve kişiliğin temel yapısının anlaşılması için gerekli olan ilk terapötik yöntemleri geliştirerek psikolojideki yerini almıştır. Bu bakımdan psikoloji dünyasında önemli sayılmaktadır.

Psikanalizde, bilinçaltına atılmış durumlar, insanın psikolojik sorunlarının temel nedeni olarak kabul edilmekteydi. Tedavide bu durumların konuşma yöntemiyle bilince çıkarılması sağlanmaktaydı. Hipnoz uygulamasıyla hastanın
bilinçaltında tutulan anıları bilince çıkartılabilmekteydi. Ancak hipnoz altında çağrışım, hastalık belirtilerini ortadan kaldırabilse de, belirtilerin arkasındaki asıl neden ortadan kalkmadığı için, bu belirtiler bir süre sonra tekrar kendini
gösterebilmekteydi. Ayrıca, hastaların sadece bir kısmı hipnotize edilebildiğinden Freud, hipnoz yöntemini kullanmaktan vazgeçti.

Freud bundan sonra hastalarını telkinle konuşturmayı denedi. Bu amaçla gevşemesini ve gözlerini kapatmasını öneriyor, sonrasında zihnine ne gelirse konuşmasını istiyordu. Hasta konuşmadığında, ellerini hastanın başına koyup hafifçe bastırıyor ve yine konuşmaya teşvik ediyordu. Bu teknik bazı hastalarda işe yaradı ve Freud bu tekniğe “basınç tekniği” adını verdi. Freud, hastanın söylediklerini hastaya açıkladıktan sonra hasta, anılarının bilincine varıyor ve böylelikle sorunların ortadan kalkacağına inanılıyordu.

Basınç tekniği psikanalizde önemli olan iki kavramın ortaya çıkmasını sağlamıştı. Bu tekniğin uygulanması sırasında Freud, hastanın can sıkıcı anılarının bilince çıkmasına bir tür direnç gösterdiğini gözlemledi. En önemli sorunlardan birisi olan direncin aşılması için yeni bir teknik geliştirilmeliydi. Freud, hastanın analiste karşı geliştirdiği ve transferans adını verdiği duygusal sürecin direnci kırmada başlıca araç olabileceğine karar verdi. Ayrıca Freud, hastanın bir düşünceden diğerine geçerek sonunda kendisini rahatsız eden asıl düşünceyi bulabileceğini görebildi. Bu sayede Freud’un serbest çağrışım ve yorumlama tekniklerinin temeli atılabilmiş oldu.

Freud, sadece hastasının bulunduğu odasında hastasını, divanında yatırarak onu konuştururdu. Hasta, Freud’u göremeyecek şekilde yatar, Freud hastanın başucunda, hastasının kendisini göremeyeceği şekilde otururdu. Böylece hasta, analistinin tepkilerini göremediğinden gevşek ve rahat bir pozisyonda, aklına gelen her şeyi serbestçe ifade edebilirdi. Tedavinin bu şekilde yapılması serbest çağrışım işlemini kolaylaştırabilmekteydi.

Psikanalizin tedavi aşamasında kullanılan teknikler; serbest çağrışım, direnç, yorumlama, içgörü kazanılması, günlük dil ve devinim sürçmelerinin incelenmesi, rüyaların yorumu ve transferanstır.

Psikanalizde üç aşamanın olduğu ifade edilmiştir. İlk aşama, hastanın terapide işbirliğine girmesi ve bu işbirliğini sürdürmesiyle ilgilidir. İkinci aşama, aktarım nevrozu*nun gelişmesiyle başlar. Bu aşama sorun üzerine derinlemesine bir çalışmanın yapıldığı aşamadır. Son aşama ise, ayrılık, özerklik ve bağımsızlık konularının işlendiği aşamadır.

* Aktarım Nevrozu: Psikanalizde aktarım sürecinde hastanın eski çatışmalarının, travmalarının,
duygularının vb. ortaya çıkması nedeniyle ortaya çıkan nevrotik tepkiler.

Psikanaliz, uzun süren bir tedavi yöntemidir. Yaklaşık 3-6 yıl arasında devam eder, bazen daha uzun olabilir. Seanslar haftada 4-5 kez yapılır, her seans yaklaşık 45-50 dakika sürer. Daha kısa ya da daha az sık süren uygulamalar da vardır. Bunun yanında psikanalizle tedavinin bazı zorlukları bulunabilmektedir. Gerekli para, enerji ve zamanı verebilecek durumda olan kişilere uygulanabilmektedir. Freud’un psikanaliz kuramı, psikanalitik kuramların temelini oluşturur.

Psikanalitik kuramlar, bilinçaltı saldırgan ve cinsel dürtülere Freud’dan daha az, egonun rolünü ise daha fazla vurgulamaktadırlar. Freud’dan sonra gelen psikanalitik kuramcılar, klasik analiz tekniklerini güçlendirmiş ve yeni ilgi alanları oluşturmuşlardır. Bu kuramcılar egonun güçlenmesine daha fazla önem verdikleri gibi kişinin diğer insanlardan farklılaşmasına etki eden faktörler üzerinde de durmuşlardır. Özellikle kişilik gelişimini etkileyen sosyal süreçler daha fazla önemsenmiştir.

Freud’dan sonra psikanalizi Freud’dan daha öte bir noktaya götürerek geliştiren psikanalitik teorisyenler arasında Otto Rank, Alfred Adler, Carl Gustav Jung, Karen Horney, Harry Stack Sullivan, Melanie Klein, D. W. Winnicott gibi
teorisyenler yer alır. Psikanalitik kuram ve tekniklerden türeyen psikanalitik yönelimli kuramların sayısı bir hayli fazladır. Her bir kuram kendi içinde ayrı bir yere sahiptir.

Psikanalitik psikoterapiler, psikanaliz ilkelerini temel alan, fakat klasik uygulama kurallarına bağlı kalmayan tedavilerdir. Klasik psikanalizden farklı olarak seansların sıklığı daha azdır ve daha kısa bir zaman içinde tedavi sonuçlanabilir. Ayrıca telkin ve çeşitli destekleyici ya da ego düzenleyici teknikler kullanılabilmektedir. Psikanalitik psikoterapide divan yerine normal görüşme ortamı kullanılır. Bu terapilerde, klasik psikanalizden daha esnek bir tedavi biçimi uygulanabildiği görülmektedir.

Psikanalitik psikoterapilerde, psikanalizde olduğu gibi bilinçdışının bilinçli hale getirilerek hastanın daha uyumlu bir düzeye getirilmesi ve hastanın içgörü kazanması amaçlanmaktadır. Kişisel farkındalığı artırma, dürüst ve daha etkili kişisel ilişkiler kurabilmelerini sağlama, kaygılarıyla başa çıkma, mantık dışı davranışları üzerinde kontrol sağlayabilmelerine yardımcı olma analistin, hasta üzerindeki en önemli işlevleri arasında sayılmaktadır. Böylece hasta, kişilik ve benlik değişimi ve güçlenmesini sağlayabilecektir. Bu tür terapiler, kişinin farkındalığını artırmayı amaçlar, ancak egoyu güçlendirici tekniklere klasik psikanalizden daha fazla yer verilir.

a) Psikanalitik Süreç

Psikanalist, ilk olarak hasta ile bir iletişim kurar. Bu süre içinde dinleme ve yorumlama etkinliğinde bulunur. Danışanın direnç gösterdiği, duygu ve düşüncelerini açığa çıkarmaktan uzak durduğu alanlar belirlenmeye çalışılır. Analist, dinler, öğrenir ve uygun olan yorumu ne zaman yapması gerektiğine karar verir. Yorumlamadaki amaç, bilinçaltı süreçlerin ortaya çıkışını hızlandırmaktır. Analist, hastaya ait hikâyedeki boşlukları ve tutarsızlıkları belirlemek için dinler, anlatılan rüyalardan ve serbest çağrışımlardan bir sonuç çıkarır ve hastanın analiste karşı olası duygularına duyarlı kalır. Analistin hastayı çok hızlı bir değişime zorlamaması ve zamansız yorumlarda bulunmaması gerekir. Bu süreçte analistin yaptığı yorumların doğruluğundan çok, danışanların değişime hazır olup olmadıkları önem taşır.

Terapi süresinde analist ile hasta arasındaki ilişki önemli görülmektedir. Bu süreçte, hasta geçmişinde bulunan ve kendisi için önemli olan diğer kişilere karşı beslediği duygu ve düşüncelerini bilinçsizce analiste yönlendirebilir. Buna transferans denir. Transferans, hastanın geçmişte yaşadığı ilişkilerini anlamasına ve bu yaşantılardan kaynaklanan sorunları çözmesine yardımcı olabilmektedir.

Transferans olgusu üzerinde çalışılması, hastanın farkındalık geliştirip yeni tercihler yapmasıyla başarılı olmuş sayılır. Psikanalitik yaklaşımda, dinamik kişisel farkındalık ve kendini anlama olmadan kişilikte köklü bir değişimin
gerçekleşemeyeceğine veya karşılaşılan çatışmaların çözümlenemeyeceğine inanılır. Analist, hastanın hangi davranışlarının uyumsuz olduğuna karar verebilir. Uyumsuz davranışlar çözümlendikten sonra hasta, tedavisinde etkin bir rol alarak, gerektiğinde analistin yardımıyla kendisine yeni davranış biçimleri seçebilir. Böylece davranışların bilinçli olarak denetim altına alınması ve egonun güçlendirilmesi sağlanabilmektedir.

Psikanalitik psikoterapiler uygulama anlayışı olarak iki grupta toplanabilir. Birinci grupta açıklayıcı psikoterapi adı verilen psikanalize en yakın görülen psikoterapi türü vardır. Açıklayıcı terapiler, biçimsel olarak haftada iki kez, elli dakikalık seanslarla yüzyüze gerçekleştirilen psikoterapi yöntemleridir. Bu yöntem aktarım analizini ön plana çıkardığından psikanalize daha yakın bir yerde bulunur. Açıklayıcı terapide terapist daha aktiftir, serbest çağrışım daha sınırlıdır, gerekli zaman ve mekanda terapist yansızlıktan uzaklaşıp destekleyici-yönlendirici yöntemlere başvurabilir.

Destekleyici psikoterapiler ise psikanalitik psikoterapilerin bir diğer grubunu oluşturur. Kuramsal olarak psikanalizden türemiş olsa da teknik bakımdan daha farklı bir anlayışı vardır. Bu terapi yaklaşımında aktarımın kendiliğinden gelişmesinin ketlenmesi, aktarımın analiz edilmemesi, öğüt verme, telkin, destek, cesaretlendirme ve ödev verme gibi teknikler kullanılmaktadır.

b) Psikanalitik Psikoterapide Kullanılan Teknikler

Psikanalitik psikoterapide altı temel teknik kullanılmaktadır. Bunları kısaca şöyle açıklayabiliriz:

1. Analitik Bir Çalışma İlişkisi Sürdürmek: Psikoterapi süresinin istikrarlı bir çalışma olması gerekir. Bu süreçte analist, çok etkin olmamalı, seanslar düzenli ve sürekli olmalı, oturumlara zamanında başlanıp zamanında bitirilmelidir. Analitik çalışma ilişkisi, ilişkinin işleyiş sürecine ait olan bu gibi faktörleri ifade etmektedir.

2. Serbest Çağrışım: Biliçdışının incelenebilmesi için hastanın, aklına gelen bir düşünceyi hiçbir baskı, denetim ve süzgece uğratmadan açığa vurmasıdır. Hastanın analiz sırasında söylemekten kaçındığı şeyler genellikle analiz için önemli olarak görülür. Serbest çağrışım sırasında hastanın aklına arzular, duygular, düşünceler, suçlamalar, anılar, imgeler, saçma ya da mantıksız fikirler karmaşık bir biçimde gelir. Karmaşık ve bağlantısız gibi görünen her söz ve davranışın bilinçaltıyla bir bağlantısı olduğu düşünülür. Serbest çağrışımın tam anlamıyla gerçekleşmesi, hasta ile analist arasındaki ilişkiye bağlanır. Bu ilişki gerektiği gibi gerçekleşirse hastanın bilinçaltında yer alan malzeme tüm açıklığıyla izlenebilecektir. Serbest çağrışım tekniği, psikanalitik psikoterapinin en temel tekniği olarak görülür.

3. Yorumlama: Analist terapi sırasında, yer ve zamana uygun olarak arada bir hastanın kendi davranışlarına değişik bir açıdan bakabilmesini sağlayacak konuşmalar yapar. Bu konuşmalarla hastanın bilinçaltındaki malzemelerinin daha hızlı bilince çıkması sağlanır. Analist, yaptığı yorumlarla hastanın şu an içinde bulunduğu güçlerin hangi sebeplerle oluştuğuna da ışık tutmuş olmaktadır. Bu yorumlamalar sayesinde hasta, yeni çağrışımlar üreterek, yeni duygu ve düşüncelerin ortaya çıkmasını sağlayabilmektedir. Analistin yorumlamayı yerinde yapması tedaviyi olumlu olarak etkiler. Yerinde yapılmayan bir yorum ise süreci daha karmaşık bir hale getirebilir ya da tedaviyi güçleştirebilir.

4. Rüyaların Analizi: Rüyalar, bilinçdışı arzu ve korkuları kılık değiştirmiş olarak içinde barındırır. Uyku sırasında egonun bastırılması azalır ve bilinçaltı malzeme rüya olarak bilince ulaşır. Bu nedenle rüyada görülen her bir nesnenin bir anlamı bulunduğuna inanılır. Rüya analizleriyle, saçma gibi görünen olaylar bir anlama kavuşur. Bu analizler sayesinde baskılanmış dürtü ve duygular açığa çıkabilir.

5. Direnç: Bilinçdışının bilinç alanına çıkmasını, anormal davranış, duygu ve düşüncelerin açıklanmasını, içgörü kazanmayı, kısaca değişmeyi ve iyileşmeyi önleyen ya da güçleştiren direnme ve savunma direnç olarak tanımlanmıştır. Her türlü bilinçli ya da bilinçdışı direnme ve savunma direnç olarak görülür. Direncin farkına varıldıkça dirençte çözülme görülür ve içgörü kazanmaya yönelik süreç kolaylaşır ve gelişir. Hastanın, tedavi sırasında duraklaması, dil sürçmeleri, uzun süre sessiz kalması, giysisinin bir parçasıyla oynaması, randevusuna geç gelmesi direnç belirtileri arasında sayılabilmektedir.

6. Transferans: Kişinin çocukluk çağında kendisi için önemli olan kişilerle yaşamış olduğu duygu ve tutumları şimdi ilişki kurduğu kişilerle yeniden yaşaması ve bu kişileri kendi çocukluğundaki algı ve duygulara göre değerlendirerek tepki göstermesidir. Hasta, geçmişinde yaşadığı ilişkilerdeki duygu, düşünce ve davranışlarını tekrar yaşayarak bunları analiste aktarır. Transferans sayesinde hastanın geçmişte çözümsüz kalan yaşantıları daha iyi anlaşılır ve bunların çözüme kavuşturulması sağlanır. Bunun yanında analistin çocukluğunda yaşadığı duygu ve tutumlarını hastasına aktarma olayına da karşı aktarım (kontrtransferans) denir. Transferans genellikle olumlu sonuçlar doğurabilir. Bazen hastanın olumsuz aktarımı nedeniyle istenilen amaç gerçekleşmeyebilir.

2) Davranışçı Psikoterapi

Psikolojide birinci güç olarak görülen psikanalitik kurama karşı, 1950’lerde ve 1960’ların başında, ikinci bir güç olarak davranışçı kuram ortaya atıldı. Davranışçı kuramı savunan psikologlar, psikanalizle öznel yaşantının incelenmesinin geçerli bilimsel verilerden yoksun olduğu görüşündedirler. Davranışçılara göre, bilimsel bilgi, insanın doğrudan gözlemlenebilir davranışları incelenerek elde edilebilir. Davranışçı kuram bu açıdan psikanalitik görüşten köklü bir şekilde ayrılmıştır.

Davranışçı psikoterapi, davranışçı kuramın ilkelerini benimsemiştir. Davranışçı psikoterapi, öğrenilmiş olan bozuk ya da nevrotik davranışlarının, öğrenme ilkelerinin deneysel biçimde uygulanmasıyla ortadan kaldırılması ve yerine
yeni ve olumlu davranışların konulmasını amaçlayan bir tedavi yöntemidir. Tedavinin temeli Pavlov, Watson, Dunlap ve Skinner’ın davranışçı kuramlarına dayanmaktadır.

Davranışçı psikoterapi çeşitli bozuklukları tedavi etmek amacıyla farklı ortamlarda ve özel niteliklere sahip bireylerle kullanılabilen klinik bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım kaygı bozuklukları, depresyon, madde kullanımı, yeme bozuklukları, aile içi şiddet ve ağrı tedavilerinde başarılı olarak kullanılabilmektedir. Bu bozukluklara neden olan mekanizmanın, kişinin deneme-yanılma yöntemleri ya da sosyal öğrenmeleri sonucunda hatalı öğrenmelerle ortaya çıktığı savunulur. Böyle durumlarda kişi, bir yerlerde bir hata yapmış ya da sosyal öğrenmede çarpık öğrenme
nedeniyle hatalı süreçleri pekiştirerek getirmiştir.

Davranışçı psikoterapi hastaların kişilik sorunlarını ve davranışın altında yatan sorunları tedavi sürecinde ele almaz. Davranış bozukluklarını öğrenme kavramı ve süreçleriyle ortadan kaldırmaya çalışır. Davranışçı psikoterapi istenilmeyen alışkanlıkların değiştirilmesini ya da ortadan kaldırılmasını sağlayabilmektedir. Bunun yerine olumlu davranışlar şartlanma yoluyla kazandırılabilmektedir. Toplum tarafından uyumsuz görülen davranışlar söndürülebilir. Anormal ya da uyumsuz davranışlara sebep olan çevresel faktörler belirlenmeye çalışılarak bunların etkinliği azaltılmaya çalışılır ya da davranışın olumlu hale getirilmesi sağlanır.

Davranışçı psikoterapide öğrenme ilke ve süreçleriyle ilgili olarak pek çok teknik ve yöntem kullanılabilir. Sadece gözlemlenebilir olan davranışlar incelenebilir olduğundan davranışçı psikoterapi sınırlı ve iyi belirlenmiş davranış sorunlarıyla ilgilenir.

Davranışçı psikoterapi, terapi olarak değerlendirilse de gerçekte hastanın öğretme-öğrenme sürecine katıldığı eğitsel bir yaklaşım olarak görülebilmektedir. Çünkü terapideki amaç, öğrenmeyi sağlamak için yeni ve uygun koşullar
oluşturmaktır.

a) Davranışçı Psikoterapi Süreci

Davranışçı terapi sürecinde terapist ve hasta, hem aktif olma, hem de problem çözücü olmak durumundadırlar. Terapist aynı zamanda terapi süresinde hasta için önemli bir model durumundadır. Psikoterapinin ilk aşamasında terapist, hastanın sorunlu davranışlarını gözlemleme çabası içinde olur. Hastanın belli bir davranışı, şu andaki uyarıcılarla desteklendiğinden terapist, hastanın hayatındaki her davranışını inceler. Hastanın günlük hayatta diğer insanlarla olan ilişkileri de önemli görülür. Bütün bunlarla ilgili olarak terapist, sistematik bilgiler elde eder. Tedavi için uygun tedavi hedeflerini belirler. Hedefe ulaşmak için plan yapma ve uygulama aşamalarını gerçekleştirir. Tedavi süresinde hedeflere ne kadar ulaşıldığını ölçerek gerekli düzenlemeleri yapar. Tedavi sonrasında da tekrar değerlendirme yapar. Terapistin süreçteki etkinliği böyle olmakla beraber hasta da terapist gibi aktif bir konumunda yer alır. Bu nedenle hasta da hedeflerin belirlenmesinde, plan ve uygulama aşamalarında aktif olarak yer
alır.

Davranışçı psikoterapi terapiste uygulaması için iyi tanımlanmış bir yöntem sunar. Terapistin ve hastanın rolleri açıkça ifade edilmiştir. Terapist, hastasına somut beceriler öğretirken, hasta danışandan aldığı geribildirimlerle davranış değişikliğini gerçekleştirmeye çalışır. Hasta, uyum sağlamaya yönelik davranışlarını geliştirmek üzere deneyler yapmaya teşvik edilir. Terapi sırasında gerçekleşen öğrenmeleri, normal hayata aktarmasına yardımcı olunur. Hastanın davranış değişikliği gerçekleştirmesine istekli olması ve tedavi sonrasında da öğrendiği davranışları devam ettirmesi önem taşır.

Terapi sürecinin amacına ne kadar ulaşıldığını ve ne kadar ilerleme sağlandığını gösteren bir kaynak vardır. Başarılı bir terapide bu amaçlar gerçekleşir ve hasta bozuk davranışlarını düzeltmede ilerleme sağlar. Davranışçı psikoterapide hasta ile terapist arasında sıcak bir ilişki kurulmalıdır. Özellikle istenmedik davranışlarını açıkça belirtmek istemeyen hastalar için bu yaklaşım önem taşır. Terapist, hastasının gözünde güçlü bir etki oluşturmaya
ve bu gücü hastasının davranışlarını biçimlendirmede kullanmaya önem verir.

b) Davranışçı Psikoterapide Kullanılan Teknikler

Davranışçı terapide kullanılan tekniklerin çoğu hastanın görünen davranışlarını hedefler. Bu teknikler sayesinde hasta, daha aktif olmaya, korktuğu durumlara yaklaşmaya ve daha girişken olmaya yönlendirilir. Uygulanan yöntem
hastanın gözlemlenen davranışlarını ne kadar çok amaçlar ve hedefe ulaşılırsa o teknik o kadar davranışçı kabul edilir.156 Bu tekniklerden bazıları şunlardır:

1. Sistematik Duyarsızlaştırma: Klasik koşullama* ilkesine dayanan sistematik duyarsızlaştırma, davranışçı terapinin öncülerinden olan Joseph Wolpe’un geliştirdiği temel davranışçı yöntemlerdendir. Tekniğin amacı, herhangi bir uyarıcı ile korku veya kaygı tepkisi arasındaki çağrışım bağını çözmek ve korku tepkisini söndürmektir. Hastanın tepkisel davranışını söndürmek için korku veren uyaran en az dozda verilir. Kaçınılan nesne ya da davranışın dozu, sistematik ve hiyerarşik olarak artırılır. Giderek güven kazanan hasta, korku ve kaygıyla baş etmeyi öğrenir. Öğrendiği davranışlar ödüllendirilir ya da pekiştirilir. Sistematik duyarsızlaştırma en yaygın kullanılan ve en çok araştırılan davranış terapisi yöntemlerindendir. Duyarsızlaştırma yönteminin aşamaları; gevşeme eğitimi, kaygı hiyerarşisinin oluşturulması ve uygun sistematik duyarsızlaştırma şeklinde olur. Sistematik duyarsızlaştırma, kaygı (anksiyete), korku ve fobi vakalarında etkilidir.

* Klasik Koşullama: Belli bir tepki yaratan şartsız bir uyarıcının, normalde söz konusu tepkiyi oluşturmayan nötr bir uyarıcıyla birleştirilmesi sonucu, söz konusu nötr uyarıcının da şartsız uyarıcıyla aynı tepkiyi oluşturması sürecinde gerçekleşen öğrenme şekli.

2. Markayla Ödüllendirme: Zor denetlenebilir olan davranışlar, bir dereceye kadar bu yolla denetim altına alınabilir. Temel ilke, iyi davranış için marka verme, kötü davranış için markayı geri almadır. Kazanılan markayla kişi, kendisini istediği bir şeyi alarak ödüllendirebilir. Marka ile ödüllendirilen davranışlar artarken,
cezalandırılan davranışlar ise azalabilir.

3. Kendini Denetim: Kişinin davranışları sadece başkaları tarafından ödüllendirilmez. Bazen kişi, davranışlarını kendisinin vereceği ödüllendirmelerle denetim altına alabilir. Kişinin kendisine verdiği ödüllerle, istenilen davranışlar artarken, istenilmeyen davranışlar azalır. Bu tekniğin hedefi, kişiye sorunlu durumlarla başa çıkma becerisi öğretmek, sorumluluk almayı teşvik ve böylelikle davranış değişikliği sağlamaktır. Bu tekniği uygulamak isteyen kişi, değiştirmek istediği davranış hakkında karar alır ve kendini izleme, kendini ödüllendirme, kendini model alma gibi stratejilerle davranışlarını değiştirebilir.

4. İtici Uyarıcılara Koşullama Yöntemi: Hoş olmayan tiksindirici bir uyaran, istenmeyen bir davranışın ortaya çıkmasına neden olduğunda bu teknik uygulanır. Bırakılması zor olan alışkanlıklar söz konusu olduğunda hasta ve terapist birlikte karar alır. Kötü alışkanlıkla acı veren itici bir uyarıcı aynı anda verilir. Şartlandırma sayesinde istenmeyen davranış bırakılır.

5. Atılganlık Eğitimi: Birçok kişi sosyal ortamlarda kendini çok fazla ifade edemeyebilir. Bu eğitimin amacı, insanlara kendilerini ifade etme hakları kazandırabilmesidir. Atılganlık eğitimde terapist hastasını, duygularını açıklamaya, isteklerini açıkça ifade etmeye teşvik eder ve istenilen davranışları gösterdikçe pekiştirir. Ayrıca hasta bu eğitim sayesinde olaylar karşısında girişken olup olmama konusunda tercihte bulunabilir. Bunun yanında başkalarının duygularına ve haklarına duyarlılık gösterecek şekilde kendisini ifade edebilir.

6. Modelleme: İnsanlar birçok davranışı başkalarını gözlemleyerek ve onları taklit ederek öğrenebilir. Terapist, yapılması beklenen davranışı kendi hayatında hissederek yaşayıp uygulayabilir. Bu davranış, hasta için kendiliğinden bir model olabilir. Hasta, terapistin davranışını gözlemler ve bunları kendine model alarak
kendi hayatında uygulamaya çalışır.

Davranışçı psikoterapi, gözlemlenebilen davranışları inceleyerek istenilmeyen davranışların değiştirilmesine yardımcı olur. Davranışçı terapistlerin de ifade ettiği gibi, bu terapi gerçekte bir eğitim sürecidir. Ancak davranışçı terapideki terapötik ilişki yapısalcı bir yaklaşım içerisindedir.

3) Bilişsel Psikoterapi

Bilişsel kuram, ilk olarak Aeron Beck tarafından 1960’lı yıllarda, depresyonların tedavisinde kullanılmak üzere ortaya atılmıştır. Beck’e göre depresyonların nedeni, duygulanım bozukluğu olmayıp çocukluk çağında edinilen yanlış algılama, değerlendirme ve düşünmeye dayalı bilişsel işlevlerdeki bozukluklardır. Bu görüşe dayalı terapide, hastanın kendisini, dünyayı ve geleceği yanlış değerlendirmelerini düzeltmesi için ona bir dizi egzersizler ve bilinçli
çalışmalar yaptırılır.

Bilişsel psikoterapinin temeli, davranışçı terapi kuramına dayanmaktadır. Bilişsel terapi, davranışçı terapinin bazı tekniklerinden yararlanır. Bunun yanında bilişsel terapinin davranışçı terapiden oldukça farklı yönleri bulunmaktadır.

Bilişsel psikoterapi, psikanaliz ve davranışçı tedavilerden daha farklı bir bakış açısına sahiptir. Bilişsel psikoterapi yaklaşımı, kişinin yaşadığı problemlerinin büyük bir çoğunluğunu, sahip olduğu yanlış kanı ve zanlarla gerçeği çarpıtması sonucu bizzat kendisinin oluşturduğunu savunmaktadır. Bu yanlış algılama, bilişsel gelişim sürecinde hatalı öğrenmelere sebebiyet verir. Yanlış algılamalara neden olan kaynak ile hastanın yeni bir ilgi kurması tedavinin önemli bir aşaması olarak görülür. Terapist ise, hastasının düşüncesinde oluşan tahribatları çözerek hastaya alternatif düşünce şekillerini öğreterek hastaya tecrübelerini daha gerçekçi bir şekilde yorumlama kabiliyeti kazandırma rolünü üstlenmiştir.

Bilişsel psikoterapi, hastanın hatalı duygu ve düşüncelerini düzeltme yoluyla psikolojik rahatsızlıkları yatıştıran ya da ortadan kaldıran tüm yaklaşımları içermektedir. Bilişsel psikoterapi, hastanın daha önceki öğrenmelerinden hareket eder. Duygusal rahatsızlıkların sebebi olan bu hatalı öğrenmeler, hastanın gelişiminin pek çok aşamasında kullandığı problem çözme yöntemiyle düzeltilebilinir. Kişinin yanlış düşünceler edinme kapasitesi olduğu gibi, bunları görüp düzeltebilme kapasitesi de vardır. Dolayısıyla kişi, hatalarını görme ve düzeltme kapasitesini kullanarak rahatsızlıklarını giderebilir ve yaşanabilir bir hayat elde edebilir.

Bilişsel terapi teknikleri; bilişlerin altında yatan yanlış inançların ya da şemaların, çarpıtılmış kavramlaştırmaların belirlenmesi ve düzeltilmesine yönelik olarak hazırlanmıştır. Olumsuz düşünce ve olaylara olumlu yönlerden bakılabileceği öğretilir. Bilişsel terapi, hastanın otomatik düşüncelerini değiştirmeyi, biliş, duygu ve davranış arasındaki bağlantıları tanımayı, çarpıtılmış yaşantıların temelindeki yanlış düşünce ve inançları tanımayı ve bunların değiştirilmesini sağlamayı amaç edinmiştir. Bilişsel teknikler, iç gözlem yapabilme ve düşüncelerini yansıtabilme kapasitesi olan kimseler için daha uygun görülmektedir.

Bilişsel tedavi depresyon, kaygı, fobi, ağrı sorunları vb. birçok psikiyatrik bozukluğun tedavisinde kullanılmaktadır. Bu tedavi; yapılandırılmış, kısa süreli, yönlendirici ve etkin bir yaklaşım biçimidir. Bu yaklaşım, duygulanım ve bedende olan değişikliklerin bilişsel işlevlerdeki bozukluklardan kaynaklandığını ileri sürer. Bilişsel tedavi genellikle birer haftalık aralarla 15-25 görüşmeden oluşur. Orta dereceden ağır derece vakalara doğru gidildikçe öncelikle haftada iki kez olmak üzere en az 4-5 hafta, sonrasında haftada bir kezden 10-15 hafta görüşme yapılır.

Kısa süreli bilişsel terapiler iyi planlanmış olarak 10 ile 20 seans içerebilir. Bilişsel
terapi oldukça ekonomik bir terapi türüdür.

a) Bilişsel Psikoterapi Süreci

Bilişsel tedavinin üç temel bileşeni vardır. Bunlar; öğretici yönler, bilişsel teknikler ve davranışçı tekniklerdir. Öğretici yönler, hastaya bilişsel üçlü, şemalar ve bilişsel hataların ne olduğuna ilişkin açıklamalar yapmayı içerir. Hastaya duygu, düşünce ve davranış arasındaki ilişkiler açıklanmaya çalışılır. Bilişsel teknikler
sayesinde otomatik düşünceler belirlenir, bunların doğrulukları sınanır ve bunların altında yatan yanlış varsayımlar belirlenerek bunların da doğrulukları sınanır. Davranışçı teknikler ile yanlış bilinçler sınanır ve gerekirse bunların değiştirilmesi sağlanır. Yanlış sonuçlara ulaşma durumunda hastanın bazı basamakları tırmanması gerekecektir. Kişinin öncelikle ne düşündüğünü bilmesi gerekir. Sonraki aşamada hangi düşüncelerinin çarpık ve hatalı olduğunu fark etmek gelir. Çarpık düşüncelerinin farkına varan hasta, yanlış hükümlerinin yerine doğru olanları getirerek değişimi gerçekleştirebilecektir. Son aşamada, yaptığı değişikliğin doğru olup olmadığı konusunda kendini bilgilendirmek için geribildirim yapmalıdır. Bu sıralama davranış değişikliği için de geçerli olabilir. Hastanın doğru değişimi yapabilmesi, terapist sayesinde gerçekleşir.

Bilişsel terapi sürecinde terapist, sürekli olarak etkin ve hastayla etkileşim içindedir. Terapist, hastanın görüşme sırasında ve görüşmeler arasında geçen zaman içindeki duygu ve düşüncelerinin takibini yapar. Hastanın kendine, yaşantılarına ve geleceğine ilişkin geliştirdiği varsayımlar üzerinde incelemeler yapar ve bunların geçerliliğini sistematik olarak inceleyerek sınamasını yapar. Böylece yanlış varsayımlar ve hatalı değerlendirmeler düzeltilmiş olur.

Bilişsel terapide terapistin kullandığı yöntemlerden birisi de problem çözmedir. Pek çok problemle gelen hasta, terapisti zor durumda bırakabilir. Terapist, hastanın bütün problemlerini çözmek durumunda değildir. Terapi sürecinde terapist ile hasta arasında kurulan işbirliği sayesinde terapist, hastaya problemlerini tanımasında yardımcı olur. Hastanın problemini tanımadaki aktif katılımı ve farklı alternatifler geliştirmesi, terapistin işini kolaylaştıracaktır. Dolayısıyla hasta, terapi boyunca bir profesyonel tarafından öğrenmeyi öğrenmiş olacaktır. Böylece bu teknik, hastanın terapiste olan bağımlılığını azaltarak, kendine olan özsaygı ve güvenini de pekiştirebilecektir.

Bilişsel psikoterapi, hastanın duygu, düşünce, istek ve tutumlar gibi içsel yaşantılarına önem vermektedir. Terapi sırasında günlük etkinliklerin programlanması, bu etkinliklerden ne kadar zevk alındığı ve ne kadar başarılı
olunduğu takip edilir. Ayrıca bilişsel terapide davranışçı terapinin tekniklerinden de faydalanılır.

b) Bilişsel Psikoterapide Kullanılan Bazı Teknikler

1. Otomatik Düşünceleri Belirleme: Otomatik düşüncelere “bilişsel çarpıtmalar” da denmektedir. Bunlar dış olaylar ve kişinin bu olaylara genellikle olumsuz verdiği tepkiler arasındaki bilişlerdir. Bu yöntemde otomatik düşünceler olayın olgu tarafından nasıl yorumlandığı ve sonuçta ortaya çıkan davranışlar gözlenerek değerlendirilir. Hasta otomatik düşüncelerini fark ettiğinde onların güvenilmez ve uygunsuz olduklarını görür. Böylece düşünceler daha objektif olmaya başlar.

Bazı insanlar, olaylara karşı otomatik olumsuz düşüncelere sahiptir. Neden böyle düşündüğünü sorgulamadan sonuçta acı ve mutsuzluk içinde olurlar. Böyle bir durumda duygudan önce gelen düşüncenin ne olduğunun farkına vardırılması terapistin öncelikle yapması gereken bir durum olarak görülür. Hasta her olumsuz duygunun önünde olumsuz bir düşüncenin bulunduğu konusunda bilinçlendirilmiş olur. Bu olumsuz düşüncelerin yerine olumlu (gerçekçi) düşünceler ikame edilerek hastanın bakış açısı değiştirilir.

2. Delillendirme: Hasta, düşüncesini doğrulayacak olan delilleri ve mantıkları listelemeye çalışır. Çoğu zaman, olumsuz otomatik düşüncelerde, önyargı ve temel kabullerde düşüncelerini doğrulayacak delil bulunamaz. Delili ve mantığı olmayan düşüncenin yanlış olduğu gösterilir. Hasta düşüncesini delillendirirken ya bilgi işlemede sistematik hatalar yapar ya da keyfi çıkarsamada bulunarak hataya düşer.

3. Olayı Perspektife Oturtmak: Yaşanmış ya da yaşanabilecek olan bir durum hasta tarafından abartılı olarak algılanmış olabilir. Terapist, olayın gerçekleşmesi halinde olabilecek ihtimaller üzerine hastayı düşünmeye sevk eder.
İhtimaller 0’dan 100’e kadar bir puanlama esasına göre belirlenmeye çalışılır. Olayın şiddet derecesi belirlenir. Yaşanmış ya da yaşanması muhtemel olayın gidişatını olumlu anlamda değiştirebilmek, engelleyebilmek ya da zararı asgariye indirebilmek için yapılabilecekler üzerine düşünülür. Olayın tüm hadiseler içindeki yeri ya da tüm hayatın içerisinde ne anlama geldiği değerlendirilerek negatif sonuçların üretilmesi engellenmeye çalışılır. Böylece hastanın her an olumlu düşünce geliştirebilme, sıkıntının ne anlama geldiğini bilip bunu sağlıklı bir şekilde değerlendirebilme ve en kısa zamanda bundan kurtulabilme düşünce sistemi geliştirilmeye çalışılır.

4. Kabul: Eğer hayatta kabul edilmesi gereken birtakım gerçekler varsa bunları baştan kabul etmek ve onlara karşı donanımlı olmak gerekir. Bu teknikte terapi bir açıdan tersinden işlemektedir. Terapist, psikolojik ya da organik bir
problemi olan kişiye çeşitli stratejilerle bu durumu kabullenmesini sağlar. Hastaya, gerçekten kaçarak problemin daha fazla büyüyeceği, bu gerçeğin ancak kabul edilmesiyle problemin çözüleceğine olan inancı sağlanmaya çalışılır.
Bilişsel terapi, hasta için kolay anlaşılabilir, araştırıcılar tarafından test edilebilir, öğrencilere öğretilebilir, para ve zaman açısından daha ekonomik bir terapi şeklidir.

4) Varoluşçu Psikoterapi

20. yüzyılda felsefî bir akım olarak ortaya çıkan varoluşçuluk, insanın kendini ve maddeyi sorgulaması sırasında yaşadığı açmazları anlamaya çalışmaktadır. Kierkegaard, Heidegger, Sartre, Nietzsche gibi filozoflar bu akımın öncüleri arasındadır. İnsanı anlamaya ve insanın sorunlarına cevap aramaya çalışan varoluşçu yaklaşım, psikiyatri ve psikoloji alanlarını da etkilemiştir.

Avrupa, 20. yüzyılın ilk yarısını savaş, bunalım ve karışıklıklar içerisinde geçirmişti. Birinci ve ikinci dünya savaşları sonrası endüstriyel ve bilimsel gelişmeler, artan kentleşme ve yeni ortaya çıkan ekonomik, toplumsal ve siyasi akımların etkileri, insana bakış açısını değiştirebilmekteydi. Gelişmeler karşısında insanın değerini kaybetmeye başlaması, insanda bazı kaygılara neden olabilmekteydi. Tabiata hâkim olan insan, bir süre sonra tabiatın tutsağı oldu. Bu durum, insanın dünya içindeki yerini ve kimliğini yitirmesine neden oldu. Bu gelişmeler eski değer yargılarının ve inançların yeniden gözden geçirilmesini gerekli kılmıştır.

Psikoterapiye gelenler, yalnızlık, yabancılaşma, diğer insanlardan soyutlanma, yeni ilişkiler kuramama gibi nedenlerle yardım ve destek almak isteyebiliyordu. Bu insanlar yaşamlarını boş ve anlamsız görebilmekteydi. Psikanaliz ve davranışçı terapiler, bu durum karşısında yetersiz kalmaktaydı. Bu nedenle bazı psikoterapistler, varoluşçu felsefeye yönelerek, aradıklarını varoluşçulukta bulmaya çalıştılar.

Ludwig Binswanger ve Medard Boss, varoluşçu psikiyatrinin kurucuları sayılmaktadır. Binswanger, fenomenolojik yaklaşımla insanın içsel dünyasının yaşantısını belirlemeye çalışmıştır. Amerika’daki varoluşçu psikiyatrinin kurucusu Rollo May de, kaygıyı (anksiyete) varoluşçu bir yaklaşımla ele almıştır. Temel kavramlarını psikoterapötik uygulamaya çevirmeye çalışmıştır.

Varoluşçu Psikoterapinin önemli sayılan temsilcileri arasında Irvin Yalom ve Victor Frankl da yer alır. Yalom, insanın en önemli dört sorununa odaklanarak varoluşçu psikoterapinin gelişimine katkıda bulunmuştur. Bunlar: ölüm, özgürlük, yalıtım ve anlamsızlıktır. Yalom varoluşçu psikoterapiyi şöyle tanımlamaktadır: “Varoluşçu psikoterapi, bireyin varolmasından kaynaklanan endişelere odaklanan dinamik bir terapi yaklaşımıdır.” Varoloşçu psikoterapideki dinamik yaklaşım, bilinçaltı güçlerin çatışmalarını değil, daha temel bir dinamizmi ifade eder. Buradaki temel çatışmayı bireyin, varolmanın getirileriyle yüzleşmesinden kaynaklanan
çatışma oluşturur. Victor Frankl ise Freud’un birçok deterministik fikrine karşı çıkmıştır. Kendine ait kuramı ve uygulamaları özgürlük, sorumluluk, anlam ve değerlerin araştırılması üzerine kurmuştur. Anlam yoluyla terapi anlamına gelen “logoterapi”yi geliştirmiştir. Çalışmalarında üzerinde en çok durduğu konu yaşamın anlamına
duyulan istektir. Frankl’a göre, kişinin yaşaması anlamlıdır, ancak kişi yaşamak için herhangi bir anlama sahip değildir.

Varoluşçu psikoterapi, bilinçaltı güçlerin ve insan geçmişinin insan hayatını bütünüyle etkileyemeyeceğini söyleyerek psikanalizi reddetmektedir. Sosyokültürel koşulların insanı bütünüyle şekillendirilemeyeceğini söyleyen varoluşçu anlayış, psikolojinin ikinci gücü olan davranışçı yaklaşımı da reddeder. Varoluşçu psikoterapi, nedenselliğe karşı çıkmaktadır. Çocuklukta yaşanan bir olayın, yetişkin yaşamdaki bazı davranışların nedeni olamayacağını düşünür. Nedenselliği reddeden varoluşçu anlayış, psikiyatrinin diğer bilimler gibi olmaması gerektiğini düşünür. Varoluşçu psikoterapi, kişilerin davranışta bulunma özgürlüğü ve sorumluluğunun risklerini kabul etme amacını güder. Kişinin özgürlüğünü engelleyen katı alışkanlıklardan, kendilerini zorunlu hissettikleri eğilimlerden kurtulmanın yollarını araştırır. Bu süreç, kişiye rahatlama hissi verir, ancak bu durum yeni özgürlük ve yeni kaygıları da beraberinde getirir. İnsan kendi dünyasından, hayat tarzından, yaptığı seçimlerden ve hareketlerinden sorumludur. Bu sorumluluk bilincinin yanında özgürlük, ürkütücü bir durum gibi görülebilir. Hem sorumluluk hem de özgürlüğün götürdüğü yerdeki belirsizlik, kaygıya neden olur. Bu kaygı ve korkuyla kişinin yüzleşmesi gerekmektedir. Bu terapi, kişinin kaygılarıyla yüzleşmesine yardımcı olur.

Var olduğunu fark edebilen tek varlık olan insan, varlığını fark ettikçe varlığının neden ve niçin’lerini sorgulamaya başlayabilir. Bu süreç, kişinin anlam arama sürecidir. Kendini sorgulayan insan, sorguladıkça açmazlara girebilir. Bu
açmazlar onu, sıkıntı, kaygı ve korkulara sürükleyebilir. Bütün bunlar kişiyi ruhsal bunalımlara sürükleyebilir.192 Kişinin anlam arayışına ışık tutmak, varoluşçu psikoterapinin amaçlarındandır.

Varoluşçu psikoterapi bir yöntem değil, bir tutumdur. Psikoterapide varoluşçu tutum, kuramsal bir noktadan hareketle ya da eğitimle edinilebilecek bir tutum olarak gözükmemektedir. Terapist, belirli bir birikim sayesinde bu tutumu elde edebilir.

a) Varoluşçu Psikoterapide Terapi Süreci

Varoluşçu psikoterapide, psikoterapiye başvuran hastaya öncelikle sorumluluk bilinci verilebilir. Hastaya yaşadığı hayatın sınırlılıkları içinde olanaklarını değerlendirebileceği gösterilir. Bunun gerçekleşebilmesi için hasta, birtakım veriler edinmelidir. Karşılaştığı durumlardan kaçınmamak ve yaşantısının bilincine varmak, hastanın bu verileri edinmesini sağlayabilir. Karşılaştığı durumlarla nasıl bir ilişki kuracağı hastanın kendi duygu ve düşünceleriyle gerçekleşir. Hasta bu duygu ve düşüncelerin farkına vardığında kendini yönlendirmesi kolaylaşacaktır. Bu aşamadan sonra hasta, seçimler yapabileceğine inanmalı ve bunları davranışlarıyla ortaya koyabilmelidir. Kişi etkin bir biçimde bu davranışları gerçekleştirebilirse kendini gerçekleştiren bir varlık olabilir. Yapılan seçimler ve bu seçimlere ulaşmak için kullanılan yollar, kişiden kişiye farklılık gösterir. Burada terapinin amacı, klinik belirtilerin hafiflemesinden çok, yapıcı ve etkin davranışların geliştirilmesidir.

Varoluşçu psikoterapistler, hastanın seçimlerde bulunabilmesi için onun öznel yaşantısıyla ilgilenerek bu alanı anlamaya çalışırlar. Hastanın sorunlarına çözüm bulmak için hasta ile terapist arasında kurulan ilişkinin büyük önem taşıdığı düşünülür. Hastanın öznel hayatının bir parçası olmak durumunda olan terapist, hastasını değerli ve kendi yaşam yolunu kendisi seçebilecek yetenekte bir varlık olarak kabul eder. Hastasının dünyasına girip ona yön veren değerleri görüp hastasına nasıl yön verdiğini gören terapist, hastasını anlamış demektir ve artık hastasına yardımcı olabilecektir. Terapinin amacına ulaşabilmesi için hasta ile terapist arasındaki ilişki şeffaf olmalıdır.
Terapist ve hasta arasındaki ilişki sözel ya da sözsüz olabilir. Terapist, hastasının anlattıklarını, konuşurken gösterdiği davranışlar çerçevesinde değerlendirmelidir. Hastanın anlattıklarından başka, nasıl anlattığı da önem taşır. Klasik psikanalizden farklı olarak hastanın sözlü olmayan anlatımları da bu süreçte değerlendirilir.

Varoluşçu psikoterapide analiz, terapideki âna odaklanır. Geçmiş ve gelecek, ancak içinde yaşanan ânı etkiledikleri oranda önemlidir. Yaşantıların anlatımından çok, o andaki yaşantının vurgulanması, hastanın düşünceleriyle yaşantısının bir bütün haline gelmesini sağlar.

Varoluş analizinde, diğer psikoterapilerde olduğu gibi sistematize edilmiş bir terapi tekniği bulunmamaktadır. Diğer psikoterapilerde kişiyi anlamak tekniğe bağlı iken, varoluşçu psikoterapide anlama, teknikten önce gelir. Terapistler, tedavinin içeriğine odaklaşırlar. Bu nedenle hastaya göre şekil alabilen esnek bir yapı görülür. Bu durum tekniğe önem verilmediği anlamına gelmemektedir.

Varoluşçu psikoterapi, özellikle gelişimsel krizlerle mücadele eden hastalar için uygundur. Gelişimsel aşamalara, ergenlerdeki kimlik mücadelesi, orta yaştaki olası düş kırıklıklarına karşı verilen mücadele, çocukların evi terk etmesine uyum göstermede, evlilik ve çalışma hayatındaki başarısızlıkların üstesinden gelme ve yaşlılıkta giderek artan fiziksel sınırlamalarla uğraşma gibi durumlar örnek verilebilir. Belirsizlik, kaygı, karar verme güçlüğü gibi durumlar bu süreçlerin neticelerindendir. Varoluşçu yaklaşım, özellikle topluma karşı yabancılaşmış hisseden ya da anlam arayışı içinde olanlara hitap eder. Ayrıca kimlik duygusu eksikliği yaşayan ve yaşamının tatminsizliğinden yakınan kişiler için uygun görülmüştür. Bu terapinin, yakınlarının ölümüyle derin yas yaşayan ya da işini
kaybetme gibi bir durumda olan kişiler üzerinde etkili olma eğilimi bulunmaktadır.

b) Varoluşçu Psikoterapide Kullanılan Teknikler

Yukarıda ifade edildiği gibi varoluşçu psikoterapide sistematize edilmiş teknik ya da teknikler bulunmamaktadır. Bu yönüyle varoluşçu psikoterapi diğer terapilerden ayrılır. Bunun nedeni varoluşçu psikoterapinin insan varlığının temel özellikleriyle ilgilenmesi sayılabilir. Bunun yanında varoluşçu psikoterapistler diğer terapi teknikler arasından istediklerinden faydalanabilir. Onların yapacağı şey birbiriyle uyumlu olan tekniklerden faydalanarak hastanın duygu ve düşünce dünyasını takip etmektir.

Varoluşçu psikoterapide terapistin hastasıyla samimi ve dürüst bir ilişki kurması önemli görülmektedir. Terapistlerin seçtikleri tekniklerin kendi kişisel tarzlarına uygun olması ve hastasının gereksinimlerini karşılaması gerekli görülmektedir. Bu yaklaşımın öngörüsü, her terapiste başvuranın kendine özgü olması ve onlar için ayrı bir müdahale biçiminin bulunmasıdır.

Psikoterapi ve Kültür İlişkisi Nasıldır?

Psikolojinin araştırma konusu olan insan, içinde bulunduğu toplumun sosyal, kültürel ve tarihsel değerlerinden bağımsız olarak düşünülemez. İnsanı bu bağlamlardan ayrı düşünerek anlamaya çalışmak, her zaman sağlıklı sonuçlar vermez. Standardize edilmiş kuramsal bilgileri, farklı coğrafyalarda farklı geçmişlere sahip insanlara uygulamak hatalı sonuçlara sebep olur. Modern psikoloji yaklaşımları Avro-Amerikan kültürel ve tarihsel ikliminde
şekillenmiştir. Bu yaklaşımlar, ortaya çıktıkları coğrafyanın kültürel anlayışları ve çevre-insan algılamalarından da etkilenmiştir. Doğulular ile batılıların dünyayı farklı algılamalarına ilişkin çeşitli bulgular ortaya konmuştur. Buna göre bilim, matematik, dikkat ve algı, nedensel çıkarım, akıl yürütme gibi alanlarda doğulu ve batılı insanlar birbirinden farklı düşünebilmektedir. Batı merkezli psikoloji anlayışı, batının kültürel, tarihî, sosyal ve felsefî arka planıyla şekillenmiştir. Bu nedenle psikoloji biliminin ortaya koyduğu verilerin evrensel olup olmadığı tartışma konusudur.

Psikolojideki bu problem, psikiyatri ve psikoterapi için de geçerlidir. Buna göre, normal ve anormalin tanımlanması kültüre göre değişebilmektedir. Anormal kişiliği tanımlamak, bir toplumun değer, ideal dünya görüşü, kaynak ve sosyal yapıları dikkate alınarak gerçekleştirilecek kültürel bir egzersiz olarak düşünülmektedir. Bazı kültürlerde anormal olarak görülen davranışlar ya da durumlar, bir başka toplumda anormal olarak görülmeyebilir. Bunun yanında kültürden bağımsız bir tanımlama yapmanın imkânı da tartışmalıdır. Kültürel değerler, anormalin sadece tanımını değil, tedavinin tabiatını da etkilemektedir. Bir toplumda baskın tedavi biçimi, kısmen alıcının sınıf durumu ve grup bağlantılarına bağlıdır. Dinî dünya görüşüne dayanan toplumlarda psikoterapilerin, dinsel-büyüsel anlayışa dayandığı görülürken, batı toplumlarında ise daha çok bilimsel metodların uygulandığı görülmektedir.

Psikiyatri ve psikoterapide kültürlerin farklılığını göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Bir insanın özellikle içinde yaşadığı kültürden bağımsız olabileceği düşünülemez. Buna bağlı olarak kuramla ilgili öneriler, terapistin ve hastanın kültürel bağlamı psikoterapi alanında üzerinde düşünülmesi gereken hassas konulardandır.

Psikoterapi, toplumun değer ve taleplerinin birçoğuyla alışveriş içinde olan sosyal bir kurumdur. Bir toplumda psikoterapinin nasıl işlediğini anlamak için psikoterapinin, genellikle daha geniş olan kültürel yapıyla ve onun sembolik yapılarla nasıl bir ilişki içinde olduğunu ortaya koymak gerekir.

Psikoterapinin kuramsal inşası, batı toplumlarının yoksunlukların karşılanması konusunda önemli bir adım olarak değerlendirilebilir. Benlik psikolojisinin orta batı ABD’de ortaya çıkması tesadüf olarak görülemez. Benlik psikolojisinin ortaya çıktığı toplum, bireyciliğin zirvede olduğu, toplumsal ve fiziksel hareketliliğe sahip, kendi kendini idare edebilen ve kendine aşırı güven duyan aynı zamanda ilişkilerin kırılgan olduğu kültürel bir coğrafyadır. Buna göre, herhangi bir psikoterapi yaklaşımındaki benlik modelinin, batılı değerlerle kültürel değişime uğramamış, örneğin Çinlilere ya da batılı olmayan bir topluma uygulanması hatalı sonuçlara yol açabilecektir.Aynı şekilde batılı kaynaklardan alınan benlik algısıyla ilgili bir ölçme işlemi, Hindistan’a uygulandığında buradaki kişilerin benlik algıları batılılara göre daha düşük çıkabilecektir. Bu nedenle, evrensel olarak kabul edilen bu yaklaşımların, diğer psikolojik sistemlerde kültürel olarak geçerliliği kanıtlanmış başka anahtar kavramları da ihata etmesi uygun görülmektedir.

Günümüzde çok kültürlü konulara artan bir ilgi görülmektedir. Bunun yanında çok kültürlü duyarlılık ve becerilerin nasıl ve hangi aşamada uygulanabileceğine ilişkin belirsizlikler bulunmaktadır. Çok kültürlülüğü terapi sürecine katmanın bir yolu, hastaya etnik köken ve yaşam tarzı gibi konularda farkındalığın hissettirilmesidir.

Psikoterapinin etkili bir süreç olabilmesi için, hastanın dünyasının tanınması, onun değerlerine ve yaşam biçimine saygı gösterilmesinin öğrenilmesi gerekmektedir. Kendi kültürel değerlerine bağlı olan terapist, farklı kültürel özelliklere sahip hastasının terapi sürecinden neler beklediği konusunda ve yardım durumunda neler hissettiklerine ilişkin bir duyarlılık geliştirebilmelidir. Etkili bir terapi için kültürel etkilerin dikkate alınması gerekmektedir. Terapi sürecinin doğası ve işlevinin uygun olup olmadığına karar verebilmek terapistin görevidir ve terapist bunu kültürel etkileri dikkate alarak yapabilecektir. Sue, Arredondo ve McDavis, çok kültürlü terapide yer alması beklenen yeterlilikler konusunda kavramsal bir çerçeve geliştirmişlerdir. Bu yeterliliklerle ilgili ortaya koydukları konular şu üç boyutu içermektedir: İnançlar ve tutumlar, bilgi ve beceri. Buna göre, psikoterapist, hastasının inanç ve tutumlarına saygı göstermeli, kendi inanç ve tutumlarını üstün görmemelidir. Psikoterapist, kültürel farklılık konusunda ne kadar ayrıntılı ve geniş bilgiye sahip olursa, o kadar etkili bir terapi gerçekleştirmiş olur. Psikoterapist, farklı kültürlerde çalışarak daha fazla beceri kazanabilir. Böylece terapi sürecinde daha doğru saptamalarda bulunabilir. Psikoterapist, iki uç durumdan kaçınma eğiliminde olmalıdır: Bunlardan biri, kendi değerlerini doğru olarak empoze etmeye çalışmaktır. Bu hataya düşen terapist, hastasını kendi doğrularına zorlaması muhtemeldir. Diğer uç durum ise, psikoterapistin kendi değerlerini tamamen yok sayması ve kendi değerlerinden
arınmış bir terapi uygulaması eğilimidir. Bu durumda da terapist, hastasını yönlendirmemeye çalışırken farkında olmadan terapötik etkisini kullanamayabilir. Bu nedenle terapide etkisiz kalabilir. Her iki durum da problem oluşturmaktadır.

Terapinin amacı, hastaya kendi kararlarını almada ve kendi davranışlarını değerlendirmede yardımcı olmaktır. Hasta, izlediği yolun uygun olmadığına karar verdiğinde terapist hastayı yeni davranış biçimi geliştirme konusunda teşvik edici olmalıdır.

Kaynak:

Bu yazı, Sümeyra GÜZEL’in “Telkin ve Terapide Duanın Önemi” adlı yüksek lisans tez çalışmasından alınmıştı.


Warning: mysqli_num_fields() expects parameter 1 to be mysqli_result, boolean given in /srv/users/serverpilot/apps/psikolojigazetesi/public/wp-includes/wp-db.php on line 3102

Yorumlar 1

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Psikoterapi Nedir? Çeşitleri, Yöntemleri ve Teknikleri Nelerdir?

Giriş Yap

Captcha!
Don't have an account?
Kaydol

Şifre sıfırla

Back to
Giriş Yap

Kaydol

Captcha!
Back to
Giriş Yap
İçerik Tipi Seç
Kişilik testi
Kişilik hakkında bir şey ortaya koymayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyenler için cevapların olduğu doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Kararlar verme ya da görüş belirlemek için anket
Hikaye
Gömülü ögeler, görseller ve biçimlendirilmiş metinler
Liste
Klasik listeler
Açık Liste
Açık Liste
Sıralama Listesi
Sıralama Listesi
Video
Youtube, Vimeo, Vine gömülü videolar
Ses
Soundcloud & Mixcloud
Resim
Fotoğraf & GIF